13 Kasım 2007 Salı

M Ü Z İ K

GİZLİ OTURUM’ 99

JEAN PAUL SARTRE

KAPI 5’51

SUR 1’25

INES 4’39

GARCIN 4’22

ESTELLE 7’50

BARBEDIENNE 1 4’27

BARBEDIENNE 2 5’22

FINAL 6’51

EASUS’ 98

ENGİN BAYRAK

EASUS 7’09

GÖRÜŞMELER’ 97

MEHMET AYDIN

GÖRÜŞMELER 4’17

CD’ de yer alan eserler Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun 1998 ve 1999 yıllarında sergilediği “Görüşmeler”, “EASUS” ve “Gizli Oturum” isimli oyunların sahne müziklerini temel almakta olup, tüm beste ve düzenlemeleri Lir Tiyatrosu’na aittir.

Yeni yapılan kayıt çalışmalarımızı kapsayan bu derlemeyi, siz değerli dostlarımıza sunmaktan büyük mutluluk duyuyor, destek veren herkese teşekkür ediyoruz.

Lir Tiyatrosu, İzmir’in onlarca asırdan beri birlikte sürdürdüğü müzik ve tiyatro düşüncesine ait olma içgüdüsüdür.

Bizler bu çalışmayı Tarık Yolu’nun anısına, amatör tiyatrolar için uğraş veren herkese ithaf ediyoruz.

D E K O R

O Y U N

TULANİ PERDELER

KİŞİLER

ÂŞIK
HAYALÎ
KORO

1 TANYERİ

2 MÜLAYİM VÜ MÜLA MU

3 İLHAN ile KARAVAŞ

4 GÖZLERİN GÖZYAŞLARIN

5 DENİZATI DENİZATI DOĞURUR

6 I.O.

7 YARASA ATASÖZÜ

8 BUHARKENT BİR BURGAÇTIR

9 PERDE GAZELİ

K U R A M

1.UZAM

1.1.EYLEM

1.1.1.Yazar

1.1.2.Yönetmen

1.1.3.Oyuncu

1.2.TEMEL SORUNLAR

1.2.1.Yapılabilirlik

1.2.2.İzlenebilirlik

1.2.3.Anlaşılabilirlik

1.3.SAHNE ÇALIŞMASI

1.3.1.Masabaşı

1.3.2.Prova

1.3.3.Temsil

2.TANGRAM

2.1.MEKÂNSAL İLİŞKİLER

2.1.1.Sahne Plastiği

2.1.2.Sahne Fonetiği

2.1.3.Sahnenin Dramaturjik Yapısı

2.2.SINIRLARIN ÖTESİ

2.2.1.Metinlerarasılık

2.2.2.Disiplinlerarasılık

2.2.3.Kültürlerarasılık

2.3.SAHNEDIŞI ÇALIŞMASI

2.3.1.Oyun ve Oyuncu Seçimi

2.3.2.Popülite ve Popülizm

2.3.3.Tepkilerin Yapılandırılması

3.İDEAGRAM

3.1.GÖRÜNTÜ OKUMA

3.1.1.Gerçek

3.1.2.Yanılsama

3.1.3.Sembol

3.2.ANITSALLIK

3.2.1.Şiir

3.2.2.Tragedya

3.2.3.Destan

3.3.ETKİ YARATMAK

3.3.1.Çarpıcılık

3.3.2.Rastlantısallık

3.3.3.Eşzamanlılık

18 Ekim 2007 Perşembe

ARAZİ SANATI (LAND ART), Bedia Ceylan Güzelce (Atlas Dergisi)

Andy Goldsworthy, Rivers and Tides

video

Sanat doğadan kopuk, steril ve sonlu alanlarda keşfedilmez der 'land art'. Sanat doğaya armağan edilir.

Elimizdeki bu sonsuz sergi alanı, aldığı armağanı kendi istediği şekle sokar, değiştirir, dönüştürür ya da kendine katar. Eser gider sanat kalır.

Eski insanlar, gelecek toplumlara kendini anlatma telaşındaydı. Yazdılar, çizdiler, anlattılar, inşa ettiler ve yaşattılar. Üzerinden geçtikleri, bekledikleri, durup dinlendikleri, izini bıraktıkları ve öldükleri yerde o an bulunmalarının bir nedeni vardı. Doğa bu insanları ve onlardan artakalanları sakladı. Onlara acı sundu veya bereket dağıttı. Karşılığında, kimi zaman ihanetle kimi zaman da sanatla karşılandı. Nazca'daki İnka yol çizgilerinden Stonehenge'e, insan, tarihini, geleceğe aktarması için doğaya emanet etti. Türkçeye 'arazi sanatı' olarak çevirebileceğimiz 'land art', bu emanete yüzyıllar sonra kendi üslubuyla sahip çıktı.

Sanatçının tabiata onun kalemiyle attığı imzası, günü geldiğinde, yeni uygarlıklara ve yeni kahramanlara yer açmak için, yine doğa tarafından silinebilirdi. Ben hiç kardan adam yapmadım ama hatırlamayacağım kadar kardan eserin yapımına, 'sanat yönetmeni' olarak katkıda bulundum. Karla aram pek iyi olmadığından, 'bugün dünyanın en büyük kardan adamını yapalım' adlı açık hava atölyelerinde, evden atkı, havuç, kömür, bere sağlama ve yerleştirme görevi bana düşüyordu. Tamamlanan her parça, yaratım gücünün kişisel övgüye dönüştüğü anlara neden oluyordu. 'Biraz daha kar getirin' ya da 'köşeli küre olmaz şunun kafasını biraz daha şekillendirelim' gibi konuşmalar bir sanat okulunda, sergiye hazırlanan gençler arasında değil, her mahallede her an yanınızdan geçen birkaç çocuk arasında geçiyordu.

Eser ortaya çıkmaya başladıkça birbirine kimi zaman emirler kimi zaman da azarlar yağdıran heykeltıraşlara dönüşüyorduk biz de. Tamamlandığından hiçbir zaman emin olamadığımız kardan adamın kar vücudu oluştuğunda, ben ve benim görevimi üstlenen 'sanatçı' boynuna kaşkolü, başına beresini takıp ince işçiliğe yani yüze geçer. Bazıları yüzü kendine benzetmeyi denerken, bazıları kaş ve dudak olarak kullanılan kömürleri 'konumlandırma' biçimine göre ona ifadeler kazandırmaya çalışır. Son parça da konduğu anda, kardan adam yok olmaya başlar. Doğaya, onu eksiltmeden ve arttırmadan bıraktığınız bu eserle, kendi çapınızda bir arazi sanatçısı olmuşsunuzdur; ama bunun farkına varmamışsınızdır. Ancak yanında çektirdiğiniz fotoğraflarla belgeleyebildiğiniz, doğal malzemelerden, doğanın içinde meydana getirdiğiniz ve kimi zaman var olurken kaybolmaya da başlayan kardan adam, 1970'lerde Amerika'da ortaya atılan 'land art' akımının en başarılı örnekleri arasına konabilir.






Sanat İçin Ölüm
Modern ve kavramsal bir yolun duraklarından biriydi arazi sanatı. En bilinen sanatçısı Robert Smithson ve arkadaşlarının, doğanın gönlünü alma, ona sanat armağan ederek teşekkür etme fikrinden doğdu. Amerika'nın Utah eyaletindeki Büyük Tuz Gölü'ne kilometrelerce öteden, tonlarca taş getirdi Smithson. Amacı insan elinden çıkma, spiral bir dalgakıran yapabilmekti. Her aşamayı helikopterden video ve fotoğraf görüntüleri ile belgeleyen sanatçı, bir süre sonra dalgakıranın spiralleri arasında kalan suların kırmızı bir yosunla kaplandığını gördü. Doğa 'Spiral Jetty'le iletişime geçmişti ve bu yosunlar ona kanayan, dev bir canlı görünümü vermişti. Bir süre kendi haline bırakılan Spiral Jetty, 1973'te yeniden ziyaret edildi. Fotoğrafçı bir arkadaşıyla eserini havadan görüntülemeye gelen sanatçı, o günkü uçak kazasında hayatını kaybetti.

Smtihson ile eşzamanlı eserler üretenlerden biri de Michael Heizer'dı. Sanatçı, Nevada Çölü'nde kazılan ve içi betonla kaplanan dev yataklar oluşturdu. Yatakların içine dağlardan kestiği dev boyutlu üç granit parçayı yerleştirdi. Yaptığı bu işe 'Yerinden Edilen-Yeniden Yerleştirilen Kütle' adını verdi. Heizer'in yakın zamana kadar, yapımını Nevada Çölü'nde sürdürdüğü 'Kompleks Kent (Complex City)' ise, dünyanın en büyük boyutlu sanat eserlerinden biri kabul ediliyor. Kompleks Kent, beş farklı yapıdan oluşacak. Bugüne kadar üçü tamamlandı, dördüncüsü bitmek üzere. Heizer bir röportajında Aztekler ve İnkaların benzer yapıları inşa ettiğini, kendisinin sadece yüzyıllardır yapılmayanı yaptığını ve bunun kesinlikle bir heykel olmadığını belirtirken, bu yapılar ile Kızılderili Tümülüslerine de bir atıfta bulundu. Bir anlamda onların ruhlarına, yeni bir alan da yarattı.
Çöl, arazi sanatçıları için uygun ortamı sağlıyordu. Onların eserleri için taşınmazlık, satılmazlık, insanın kolay ulaşamaması ve bu nedenle izlenmezlik ilkeleri karşılıyordu. Üstelik çöl, üzerindeki değişiklikleri çok kolay yutabiliyor ve eski haline geri dönebiliyordu. Bu da arazi sanatçılarının, 'eseri doğaya kurban etme' isteğini tatmin ediyordu. Başka bir çölcü Walter de Maria, 1968'de çöl yüzeyine tebeşirle iki paralel çizgi bıraktı. Buldozerlerle kazılan bu çizgiler arası bölüm, doğal bir atrium oluşturdu. Ancak Maria'nın başyapıtı New Mexico Çölü'ndeki 'Şimşek Tarlası' adlı eseriydi. Çölün ortasına belli bir düzende yerleştirdiği dört yüz paslanmaz çelik direk, gök hareketlerini kontrol etmeye başlamıştı. Dünyanın birçok yerinden bu şimşek denetçisini izlemek için gelenler oldu. Arazi sanatçıları, sanat eserinin ölümsüzlüğü konusunda, ressamlar ya da heykeltıraşlarla aynı fikri paylaşmadılar. İzlenmek onların kaygılarından değildi. Onlar, yaratımlarının fotoğrafını, belki de en fazla video görüntüsünü aldıktan sonra onu ait olduğu yerde terk ettiler.










Eser Gider Sanat Kalır
Çoğu ancak gökyüzünden bakıldığında bir anlam kazanan arazi sanatı eserleri, büyük boyutlu ve geniş alanlar üzerinde yapıldı. Fikir aşamasından yok olduğu ana kadar, sanatın bir süreç olduğunu hatırlatan bu anıtsal yaratımlar, malzeme bakımından da diğerlerinden ayrıldı. Doğanın sağladığı olanaklar ve bunun uyandırdığı sınırsızlık hissi, sanatçılarının galeri mekânlarına ihtiyaç duymamasına da neden oldu. Küçük çaplı salon sergileri düzenlense de, ilke olarak bu tip bir sergileme anlayışına karşı çıktılar. İnsanların, sanatı, doğadan kopuk, steril ve sonlu alanlarda keşfinin mümkün olamayacağında hemfikirlerdi. Diğer yandan land art, geliştirilen her teknolojik yenilikle küstürülen doğayla barış sağlama amacındaydı. Kurgusal ve kavramsal açıdan şimdi'nin önemi hatırlandı. Birkaç yıllık bir yaratımın anlık yok oluşu, hem tabiatın kendi kanunlarına duyulan saygıyı hem de insanın bunlar karşısındaki yetersizliğini yeniden sorgulamasına neden oldu. Küçük boyutlu çalışmalarda, sanatçı eserini bitirdikten bir gün sonra gittiğinizde bile, o işi yerinde bulamayabiliyordunuz. Galerilerde, eserleri herkesin aynı standartlarda izlemesi ve sadece size sunulan dar ortamda gördüğünüzü algılamanız beklenirken, arazi sanatında duyma, görme, hissetme, koku alma gibi duyuların her an farklı biçimde uyarıldığı bir ortam oluşuyordu. Bu da enteraktif açılımlarla, kendi keşfinize de sizi ortak ediyordu. Bu nedenle arazi sanatçıları, birebir ve yapımıyla neredeyse eş zamanlı görülmesi gereken eserler üretirken, uzayın bilinemeyen sınırları içinde bir atom zerresi olduklarını, fakat böyleyken bile dünyayı bir bütün olarak algılayabildiklerini ifade ettiler. Kimilerine göre onların eserleri, göksel varlıkları hedefledi ve uzaydaki olası gözler için düzenlenen sergilerdi. David Madella belki de böyle düşünen arazi sanatçılarındandı. Filipinlerde bir mercan adacığını, bölge halkının yardımıyla, kaplumbağa şekline sokmuş ve gelgitlerle görünüp kaybolan bir eser üretmişti. Her kaybolduğunda zemini yeniden şekillenen ve kontur değiştiren bu kaplumbağa, aynı zamanda land artın en başarılı örneklerinden biri de oldu.

Büyük alanlar sanatının Avrupa ayağını ise, Joseph Beuys üstlendi. Alman sanatçı, İkinci Dünya Savaşı'nda pilottu ve uçağı Kırım üzerinde düştüğünde onu Tatar köylüleri bulup evlerine taşıdılar. Hayatının geri kalanını etkileyen bu süre içinde, köylüler yaralı Beuys'u keçe ve içyağı ile sarmalayarak iyileştirdi. Doğa ve onun yüceliği üzerinde daha fazla düşünen Beuys, keçeyi, sanat eserlerinin baş malzemelerinden biri yaptı. Kassel kentinde, 1982'de düzenlenen 'Dokumenta' Sergisi için, 7 bin meşe fidanını tek tek dikmeye başlayan Beuys, bu çalışması ile arazi sanatının takipçilerinden olduğunu gösterdi. Her fidanın yanına koyduğu yaklaşık bir metre yükseklikteki bazalt taş bloklarla bir parça tamamlanmış oluyordu. Son meşe ağacı ise onun ölümünden sonra, 1987'de oğlu tarafından dikildi. Diğer arazi sanatçıları arasında bulunan Denis Oppenheim, Hollanda'daki 'Yönlendirilmiş Buğday Tarlası' ve 'Damgalanmış Dağ' çalışmalarıyla bilinirken, daha romantik eserler yaratan Richard Long, derelerdeki taşlarla düzenlemeler yapmış, kayalar üzerine kendi el ve ayak izlerini bırakmıştı. Nedir, büyük bütçeler gerektiren bu kavramsal sanat, büyük şirketlerin sponsorluğuyla eyleme geçebiliyordu. Smithson'un uçak kazasında ölümü ve 1970'lerdeki ekonomik kriz yeni land art sanatçılarının yetişememesinin nedeniydi. Yine de bu akım, hiçbir din ya da politik görüşün etkisinde olmadığı için dünyanın her yerinde kabul görüyor.

Bilgiyi, malzemeyi, tekniği yeniden yorumlayan bir akım olarak bugün hâlâ kendine izleyici ve sanatçı buluyor land art. Sonsuz-sınırsız materyal, beceri ile doğa üzerine konumlandırılıyor. Sanat eseri gözden kaybolsa da sanat asla yitirilmiyor. Eriyen buz, yıkılan kumdan kale ya da kırılan ağaç başka bir eser için, yeni bir malzemeye dönüşüyor. Doğa değişiyor, ona armağan edilen eseri özümsüyor, kendine katıyor ve kendi istediği şekle sokuyor.


"http://metecantekin.blogspot.com/ "a Tepkiler















"Sitenin yapımında emeği geçen herkesin eline sağlık... Bunca zaman sonra seni yaptıklarınla bu site aracılığıyla yeniden ve daha iyi tanıma fırsatı buldum Metecim.Yüreğine sağlık... "
Gizem KASAP

"Merhaba Mete,
Çalışmaların nedeniyle seni kutlarım. "
Ertan YILMAZ

"Hocam saygılar; Bir kaç gündür çalışmalarına fırsat buldukça bakıyorum. Öncelikle blog gerçekten hoş olmuş. Tüm samimiyetinle hazırladığını hissettiriyor. Bağlantılarda bile kendimi kaybettim. Hatta hoşuma giden bişey oldu; bu şişirme tekniği ile kubbe yapımı tekniğini geliştiren mimarın ismini unuttmuştum, onu da hatırlattın sağolasın.. Ankara'da konuştuğumuz projeyi gördüğüm kadarıyla tamamlamışsınız, elinize sağlık! Haddime olmayarak sadece bir tavsiye, belki I-tipi düz profiller yerine boru kesitli profillerle de inşa edilebilir kubbe; cam yüzey ile bağlantı biraz daha zorlu olabilir ama hatları daha yumuşak olacaktır kanaatimce.. Bi de belki biraz daha hafif bir sistemle daha transparan bir görüntü elde edilebilir, belki kablolarla desteklenen bir sistem havada uçuyor izlenimi verebilir.. vs. vs. alternatifin sonu yok... Ellerinize sağlık hocam; başarılarınızın devamı dileklerimle..."
Tolga TUTAR

"Mete çok gururlandım, elinize sağlık. Çekimlerini yürüttüğüm sığ su bayılması temalı yarı-dramatik belgesel çalışmamı müzikleme konusunda desteğinizi isteyebilirim. Ekim-Kasım gibi bu konuda işbirliği yapar mıyız?"
Murat ÜNAL

"Güzel ve devam ettirilmesi gereken kültürel hareketliliğe yardımcı olan bir blog... açılıştaki resmi de beğendim o da ayrı güzel... Lir Tiyatrosu konusu da ilginç... başarılar diliyorum."
ONALTIKIRKALTI

"Farklı bir mekan yaratmışsınız kendinize. Hem tarz, hem de içerik olarak güzel. Eh, bir tasarımcıdan beklenen de, bu olurdu zaten. Başarılarınızın devamını dilerim"
Goddes Artemis

"Deneyimlerinden çok şey öğrenilebileceğini düşündüğüm biri. Eskiz ve seminer çalışmalarını sergiemiş sitesinde. İnsan tasarımdır, ölünce tamamlanır. sözünü ilk onun ağzından duymuştum."
Hidayet AYTAŞ

"Benim tiyatroya ilgim düşünüldüğünde siteni sevmem için yeter neden zaten. Başarılar..."
Filiz ARICAN

"Sayfa cok iyi olmus. Sayfa düzeniyle ilgili bisey söyleyecegim sadece: eskizlerin hangi oyuna ve hangi sahneye ait olduklari anlasilmiyor pek. belki altlarina kucuk birer açıklama iyi olur ya da oyun kisilerinin hemen ardindan koymak bilemiyorum... Bir de profilim ya da hakkımda kısmına dahil oldugun sahnelenmis oyunlarla ilgili bilgi sunman da iyi olabilir. Ben oyumu Dr.Jekyll & Mr.Hyde ve Lear'dan yana kullandim. "Tulani Perdeler"i begendim,yeniden okumaliyim ama bir tur "anlam zor" durumu var, oynanabilirligi nedir sence, ongordugun sahnelemeyi duymak isterim. Projeye en yakisan isim o evet: "Gönül Dağı" Tebrik ederim..."
Kerem DEMİRTAŞ

"Blogunu inceledim, açıkçası bir "sahne sanatları tutkunu" ile karşılaşmak oldukça sürpriz oldu benim için.. Bir süredir, yaratıcı hiç bir şeyle karşılaşmıyorum çünkü. Kocaeli Üni-GSF,de okuyorum ben. Dramatik Yazarlık. Bu sene antik tiyatro kentlerine gezi yapmayı düşünüyoruz, bölüm olarak. Antalya da seçeneklerin arasında, bakalım.. Çok memnun oldum, iç açıcı bir site. Çalışmalarında başarılar."
Ceren Cevahir GÜNDOĞAN

"Lir Tiyatrosu'na Azerbaycan dan selam olsun! Tiyatro sevdanızın ve başarılarınızın artarak devam etmesini dileriz..!"
Rasim ASIN

"Şu an Amsterdam'da turnedeyiz, yaklaşık bir haftayı geçti. Büyük bir ihtimalde daha gezeceğiz. Uzun bir süredir bloglarınızda gezinip yorgunluk atıyorum. Blogunuz için çok emek vermişsiniz. Umarım Türkiye' de bu bölümü okuyan veya ilgi duyan arkadaşlar haricinde sizi anlayan insanlar çıkıyordur. İnanın çalışmalarınız bir o kadar ustaca oluşmuş. Benden Avrupa'da sizin için ne yapabileceksem lütfen çekinmeden isteyin. Sevinerek size yardımcı olurum. Saygı ve sevgilerimle..."
Volkan ALABAZ

8 Ekim 2007 Pazartesi

FESTİVAL VE AMATÖR TİYATROLAR, (Önay Sözer)

(…)

9 Ağustos 1957’de kurulmuş olan Genç Oyuncular Topluluğu, Festival’de belli bir tiyatro yazarınca kaleme alınmadığı gibi, yine belli bir rejisörün doğrudan doğruya yönetiminde de hazırlanmamış olan Tavtaki Kütüpati oyunuyla karşımıza çıktı. Tavtaki Kütüpati’nin konusu ile Sartre’in “Gizli Oturum”u arasında birçok benzeyişler görülüyordu. Buna karşılık Genç Oyuncular insanı hiç sıkmayan mis en scéné buluşları, temiz diction’ları, sahne tekniği bilgileriyle, amatör tiyatrolar içindeki üstün yerlerini ispat ettiler. Genco Erkal, Atilla Alp Öge, Arif Erkin, zaman zaman temsilin tümü içinde erimeksizin, “solo” olarak kalan oynayışlarına rağmen başarılıydılar.

1957’nin Ocak ayında Ankara’da kurulan “Sahne Z”, Festivale Ionesco’nun, Kel Şarkıcı’ sı ile katıldı. Rejisör Güner Sümer, “steylisé” dekorlar içinde tabiilikten çok biçimciliğe dayanan, mis en scéné‘lerle Ionesco’yu çok soyut planda anladığını gösterdi. Böyle soyut bir değerlendiriş çağımızın meselelerini öznel bir derinlikten kavrayan Beckett’in eserleri için uygun olabilirdi. Fakat Beckett’in tersine, oyunlarında insanları oldukları yandan çok, olmadıkları yandan ele alarak vuran Ionesco için böyle bir anlayış bir parça işin kolayına gitmek oluyordu. Buna karşılık, kendi çıkış noktasına göre Güner Sümer’in rejisi iyiydi. Güneşi Akol, Metin Özdemir ve Güner Sümer rollerinde başarılıydılar. Ülkü Tamer ile Genco Erkal’ın Türkçesi hiç aksamayan çevirilerine de ayrıca işaret etmek gerek.

Robert Kolej Tiyatrosu, geçen yılki festivalde vermiş olduğu umutları, yazık ki, bu yıl haklı çıkaramadı. Ionescu’nun “Vazife Uğruna” sı tiyatro sanatının uyulması gereken en belli başlı temelleri çiğnenerek oynandı. Hatalı mis en scéné’leri, bozuk diction’ları burada bir saymak imkânsız. Buna karşılık Krapp’ın “Son Tape’i”nde , Krapp’i oynayan Berent Enç, sesini değiştireyim derken, diction’unu bozmak gibi ufak bir hatasıyla birlikte keyifli bir oyun çıkardı. Oyunun temposu biraz daha hızlı olabilirdi: Krapp’in yaşantıları canlandırılırken biraz uzayan giriş çıkışlarda, seyircinin dikkati dağılmak tehlikesiyle karşılaştı. Fakat gere Berent Enç ve gerek rejisör Sevil Akdoğan, Beckett’i çok iyi kavramışlardı. Beckett iyi anlaşıldıktan sonra, çok sade bir oynanışla sahnede canlandırılabiliyor: Sevil Akdoğan işte bu noktayı öğrenmişe benziyordu.

İ. Ü. T. B. Gençlik Tiyatrosu, Teknik Üniversite Tiyatrosu ve Ankara Üniversitesi Tiyatrosunun büyük eksiklerini, bu festival toplu olarak görmemize yol açtı. Bu tiyatrolarda çok kabiliyetli oyuncuların, tiyatroyu gerçekten seven kimselerin bulunmasına rağmen, başlarında iyi bir yetiştiricinin yokluğu ve çoğunun ciddi bir tiyatro tahsilinden geçmemiş olmaları yüzünden ortaya amatörün amatörü temsiller çıkıyor. Böylece kabiliyetli elemanlar kabiliyetsizlerin yanında harcanıyor. İşler bu duruma gelince özürler ileri sürülüyor: “Genel Prova yapamadık, hazırlanmamız için vakit kalmadı” deniliyor. Bunlar kendini bilir bir tiyatrocunun söyleyeceği sözler değil. Şurası besbelli ki özür değil, iş kabul edilir.

III. Beynelmilel Üniversitelerarası Tiyatro Festivali, bütün olarak, umut ve kıvanç vericidir: Bu festivallerin devamlı olarak yapılması hem seyirci için, hem de oyuncu için yararlıdır. Aynı ilginin gelecek yıllarda da gösterilmesi Türkiye’de amatör tiyatroları geniş ölçüde destekleyecektir. Çünkü bu ilgi doğrudan doğruya amatör tiyatrolara gösterilen bir ilgi olarak, yorumlanabilir. Belki amatör tiyatroların sayısının çoğalmasıyla birlikte, genel temsil düzeyinin daha da düşeceği, asıl ihtiyacın çok sayıda tiyatroya değil, niteliği bulunan tiyatroya olduğu söylenebilir. Fakat bu gerçeğin anlaşılması da amatör tiyatroların sayısının çoğalması sayesinde olmadı mı? Avrupa’da da her ülkenin böyle bir, tiyatronun ayağa düşmesi safhasından geçerek bugünkü duruma vardığını bilmek, bizi kötümser olmaktan kurtarabileceği gibi, tiyatronun bu şartlarının katlanılması gereken bir kötülük olarak görmemizi kolaylaştırabilir. Amatör tiyatroculuğun gelişmesi, tiyatroların sayısını sınırlamakla değil, üniversitenin bu konuya gereken değeri vermesi ve buna paralel olarak tiyatroyu oyunun metninden ibaret gören anlayışın yıkılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.

Not: Bu yazı 1 Aralık 1958 tarihli KÖPRÜ Sanat Gazetesi’nin 5. sayısından olduğu gibi alınmıştır. Katkısı için Efdal Sevinçli’ye teşekkürler.(Gölge Tiyatro, Ekim 1997, Sayı 10)